Elime bir kitap alıyorum. Koltuğa oturuyorum. İlk sayfayı açıyorum. Beş dakika sonra telefonum elimde. Ne aradım? Bilmiyorum. Hiçbir şey. Ama telefon elimde, kitap dizimde. Ve o his o hadi okuyayım biraz hissi kayboluyor. Yerine suçluluk geliyor. Neden okuyamıyorum? diye soruyorum kendime.
Sonra o soruyu da bırakıp YouTube’a giriyorum.
Çocukken böyle değildi. Kitabı alırdım, saatlerce okurdum. Annem yeter artık, kaldır şunu derdi. Yemek masasına bile götürürdüm. Uyumadan önce okurdum, sabah kalkar kalkmaz okurdum. Kimse bana konsantre ol demezdi çünkü zaten öyleydim. Kitabın içindeydim, başka bir yerde değil.
O zamanlar dikkatimi dağıtacak fazla bir şey yoktu. Televizyon vardı ama yayın saatleri belliydi. Bilgisayar vardı ama internet o kadar hızlı değildi. Telefon vardı ama tuşluydu, sadece arama yapardınız.
Yani dikkatiniz sizindi. Başka biri talep etmiyordu onu. Şimdi durum tamamen farklı.
Şunu düşünün: Sabah gözünüzü açıyorsunuz. Henüz yataktan kalkmadınız, ama telefon zaten elinizde. Instagram’a bakıyorsunuz. Sonra Twitter. Sonra bir haber sitesi. Sonra bir WhatsApp mesajı geliyor, onu okuyorsunuz, oradan başka bir sohbete dalıyorsunuz.
Kahvaltı yapıyorsunuz, arka planda bir podcast ya da YouTube videosu. İşe gidiyorsunuz, kulaklık takıyorsunuz. Öğle arası yine telefon. Akşam eve dönüyorsunuz, dizi açıyorsunuz, ama dizi izlerken de telefona bakıyorsunuz.
Gün boyunca dikkatiniz hiç size ait olmadı.
Ve bu tesadüf değil. Binlerce mühendis, psikolog, veri bilimcisi, ürünlerinin sizi mümkün olduğunca uzun süre ekranda tutması için çalışıyor.
Algoritmalar sizin neye baktığınızı, ne zaman kaydırdığınızı, neye tıkladığınızı analiz ediyor. Sonra size daha fazlasını gösteriyor. Daha fazla, daha hızlı, daha çekici.
Bu ortamda kitap açmak, akan nehre karşı yüzmeye benziyor.
Beyin öğrenen bir organ. Bunu hepimiz biliyoruz ama gerçekten düşünmüyoruz ne anlama geldiğini.
Her gün yüzlerce kısa içerik tüketiyoruz. Reels, TikTok, tweet, haber başlığı, kısa video. Hiçbirinin süresi otuz saniyeyi geçmiyor.
Bir şeyi izliyoruz, bitti, geçiyoruz. Sıkıldık mı? Kaydırıyoruz. Beğenmedik mi? Kapatıyoruz. Beyin buna alışıyor. İçerik gelecek, hızla gelecek, sürekli gelecek, sıkılırsan geç diye öğreniyor.
Buna dopamin döngüsü deniyor. Her yeni içerik küçük bir haz veriyor. Beyin o hazzı istiyor. Tekrar istiyor. Daha hızlı istiyor.
Sonra kitabı açıyoruz. Kitap yavaş. Kitap sabırlı istiyor. İlk sayfada aksiyon olmuyor, ilk bölümde bile olmayabilir. Karakterler yavaş yavaş gelişiyor. Bir fikir birkaç paragrafta açıklanıyor. Beyin diyor ki: Dur bir dakika, bu ne? Nerede o hız? Nerede o haz?
Ve bırakıyoruz.
İşin tuhaf tarafı şu: Kitap okuyamıyoruz ama kendimizi buna zorlamaya devam ediyoruz. Çünkü kitap okumak hâlâ prestijli bir şey. Çok kitap okurum demek güzel. Yılda elli kitap okudum demek sosyal medyada beğeni topluyor. Okumayı seviyorum demek zeki, kültürlü, derinlikli görünmek demek.
Hiç okuyamıyorum artık demek ise bir itiraf gibi hissettiriyor. Sanki bir şeyleri kaybettiniz. Sanki tembelleştiniz. Sanki eskiden daha iyiydiniz.
Ama gerçek bu. Ve etrafımdaki insanların büyük çoğunluğu aynı şeyi yaşıyor. Kitap alıyorlar, hevesle başlıyorlar, birkaç bölümde bırakıyorlar. Rafta birikiyor. Bir gün okuyacağım diyorlar. O gün gelmiyor. Yeni bir kitap alıyorlar, aynı döngü tekrar başlıyor.
Bu bir karakter sorunu değil. Bu bir dikkat sorunu.
Evet, hâlâ okuyan insanlar var. Hatta çok okuyanlar da var. Onlara baktığımda ortak bir şey görüyorum: Ya telefonu çok az kullanıyorlar, ya da okuma saatlerinde telefonu tamamen kesiyorlar.
Tesadüf değil bu.
Dikkat sınırlı bir kaynak. Onu bir yere harcarsanız, başka yerde kalmıyor. Gün boyu telefona dikkat harcayan biri, akşam kitap açtığında boş bir kuyuya bakıyor. Vermek için bir şey kalmıyor.
Bir şeyi fark ettim kendi deneyimimden: Okuyamıyorsam, sorun bende değil, ortamda.
Telefon masanın üstündeyken okuyamıyorum. Sessiz modda bile olsa orada duruyor, çekiyor. Bir bakayım, bir şey var mı? dürtüsü geçmiyor. Bildirimler açıkken okuyamıyorum, her titreşimde dikkatim dağılıyor. Televizyon yanımda açıkken okuyamıyorum, göz gidiyor oraya.
Ama telefonu başka odaya bıraktığımda, sessiz bir köşeye geçtiğimde, çayımı yapıp oturduğumda otuz sayfayı fark etmeden geçiyorum. Sonra bakıyorum, bir saat olmuş. Nasıl geçti? diye şaşırıyorum.
Yani konsantrasyon kaybolmadı. Sadece dikkat dağıtıcıların altında gömülü.
Bazıları şunu öneriyor: Kısa kitaplarla başla. Sesli kitap dinle. E-kitap dene. Bunların hepsi işe yarayabilir. Ama altında yatan sorunu çözmüyor.
Sesli kitap dinlerken telefona bakıyorsanız, yine aynı sorundur. E-kitap okurken sayfayı kaydırıp sosyal medyaya geçiyorsanız, yine aynı sorundur. Kısa kitap bitirdiniz ama uzun kitaba geçemiyorsanız, yine aynı sorundur.
Araç değişti, alışkanlık değişmedi.
Peki Ne Yapacağız?
Telefonu çöpe atmayacağız. Sosyal medyayı silmeyeceğiz. Bunlar gerçekçi değil, gerekli de değil.
Ama dikkatimizin değerini anlamamız gerekiyor. Her bildirimi açmak zorunda değiliz. Her videoyu izlemek zorunda değiliz. Her mesaja anında cevap vermek zorunda değiliz.
Dikkat bir para gibi. Nereye harcarsanız, oraya gidiyor. Ve her sabah sınırlı miktarda geliyor. Gün bitmeden önce bitirirseniz, akşam kitap açtığınızda içi boş bir kasa buluyorsunuz.
Belki asıl soru şu: Dikkatinizi kime, neye veriyorsunuz? Ve karşılığında ne alıyorsunuz?
Kitap okumak zor olmaya başladıysa, suç kitapta değil.
Biz dikkatimizi çok ucuza sattık. Her bildirime, her kısa videoya, her bir saniye bakayıma verdik. Yıllarca verdik. Ve şimdi geri almaya çalışıyoruz.
Bu kolay olmuyor. Olmaması da normal. Ama farkında olmak, en azından, başlangıç sayılır.

