Çoğu İnsan Neden Hiç Değişmez?

Yılın ilk günü. Yeni bir defter, yeni bir plan, yeni bir sen. Üç hafta sonra defter kapanmış, plan unutulmuş, sen aynı sen. Bu senaryoyu tanıyor musun? Eğer tanıyorsan, yalnız değilsin.

Yılın ilk günü. Yeni bir defter, yeni bir plan, yeni bir sen. Üç hafta sonra defter kapanmış, plan unutulmuş, sen aynı sen.

Bu senaryoyu tanıyor musun? Eğer tanıyorsan, yalnız değilsin.

Araştırmalar, yeni yıl kararlarının yüzde sekseninden fazlasının Şubat ayına kadar terk edildiğini gösteriyor. Ama asıl ilginç olan şu: bu insanların büyük çoğunluğu gerçekten değişmek istiyordu. Motive değillerdi demek yanlış olur. Kararlı değillerdi demek de.

Peki sorun nerede?

Psikolojik Açıdan: Biz Hikâye Anlatan Yaratıklarız

İnsan beyni bir hikâye makinesidir. Yaşadığımız her deneyimi, aldığımız her kararı tutarlı bir anlatıya dönüştürürüz. Bu anlatının merkezinde ise kimliğimiz vardır: Ben nasıl biriyim?

Psikolog Dan McAdams’ın onlarca yıllık araştırmaları şunu ortaya koyuyor: insanlar, kendi hakkındaki iç hikâyeleriyle çelişen davranışları bilinçsizce sabote eder. Ben erken kalkan biri değilim diyen insan, alarm kurabilir, motivasyon videosu izleyebilir ama beyin, bu davranışı yabancı cisim olarak algılar ve dışarı iter.

Değişim başarısız olduğunda çoğunlukla suçlanan şey irade ya da disiplindir. Oysa asıl sorun çok daha derinde yatar: o davranış, kişinin kendine dair anlatısına sığmıyordur.

Bu ne anlama geliyor?

Davranışı değiştirmeden önce hikâyeyi değiştirmek gerekir. Spor yapmaya çalışan biri ile sporcu biri arasındaki fark, programa değil kimliğe aittir.

Nörolojik Açıdan: Beyin Enerji Tasarrufu Yapar

Beyin vücudun en pahalı organıdır. Toplam vücut ağırlığının yüzde ikisini oluşturmasına rağmen tüm enerjinin yaklaşık yüzde yirmisini tüketir. Bu yüzden beyin, mümkün olan her işi otomatik pilota almak için evrimleşmiştir.

Bir alışkanlık oluştuğunda, o davranışla ilişkili sinirsel devre güçlenir ve zamanla neredeyse bilinçdışı hale gelir. Sabah kahveni yaparken ne düşündüğünü hatırlamıyorsun, değil mi? İşte bu yüzden. Beyin o süreci başka departmana devretmiştir.

Yeni bir davranış ise tam tersidir. Her seferinde prefrontal korteks devreye girer yani bilinçli düşünce, karar verme, öz denetim. Bu yorucudur. Ve beyin yorulmaktan kaçınır.

Değişim çabası gerektirdiği sürece sürdürülemez. Sürdürülebilir değişim, yeni davranışı mümkün olduğunca otomatik hale getirmeyi gerektirir. Bunun yolu da tekrar değil, tetikleyicilerdir.

Ortamı düzenlemek bu yüzden bu kadar güçlüdür. Telefonu yatak odasından çıkarmak, irade harcamadan davranışı değiştirir. Sağlıklı yiyecekleri buzdolabının ön rafına koymak, karar yorgunluğunu bypass eder.

Yılın ilk günü. Yeni bir defter, yeni bir plan, yeni bir sen. Üç hafta sonra defter kapanmış, plan unutulmuş, sen aynı sen. Bu senaryoyu tanıyor musun? Eğer tanıyorsan, yalnız değilsin.
Photo by Edward Howell on Unsplash

Sosyolojik Açıdan: Çevre Her Şeydir

Bireysel değişime odaklanan kişisel gelişim dünyası, büyük bir şeyi görmezden gelme eğilimindedir: insanlar sosyal yaratıklardır ve davranışlarımızın büyük kısmı çevremiz tarafından şekillenir.

Harvard sosyolog Nicholas Christakis ve James Fowler’ın ünlü araştırması, obezite, sigara içme ve mutluluğun sosyal ağlar aracılığıyla bulaştığını ortaya koydu. Üç sosyal uzaklığa kadar yani arkadaşının arkadaşının arkadaşına kadar etkinin sürdüğü görüldü.

Bu rahatsız edici bir gerçeği gündeme getirir: en güçlü irade bile, sürekli aynı davranışı sergileyen bir çevre tarafından zamanla aşınır.

Bu bir suçlama değil, bir araçtır. Değişmek istiyorsan, değişmiş insanların yanında zaman geçirmek fiziksel ya da sanal olarak sürecin ayrılmaz bir parçasıdır. İnsanlar uyum sağlayan varlıklardır; bu zayıflık değil, akıllıca kullanılabilecek bir mekanizmadır.

Felsefi Açıdan: Değişmek İstediğimizi Sanıyoruz

Burada bir an duralım ve dürüst olalım. Çoğu zaman değişmek istemiyoruz. Değişmiş olmak istiyoruz. Fark büyük.

Değişmek istemiş olmak; sabah erken kalkmak ama karanlık odada kalmayı tercih etmeyi de istemek demektir. Sağlıklı beslenmek ama pizza siparişi vermeyi de istemek. Kitap okumak ama telefonu kapatmayı da istememek.

Psikanalizde buna ambivalans denir: aynı anda iki çelişen isteği birden taşımak. Ve bu, insani bir durumdur. Onu bastırmak ya da inkâr etmek, değişimi zorlaştırır. Onu kabul etmek ise paradoks biçimde değişimi kolaylaştırır.

Viktor Frankl’ın dediği gibi: Kendini olduğun gibi kabul etmediğin sürece değişemezsin. Değişim, kendini reddetmekle değil, kendini net görmekle başlar.

Pratik Açıdan: Sistem Kurmak, Hedef Koymaktan Güçlüdür

Bu yıl 10 kilo vereceğim bir hedeftir. Her sabah 20 dakika yürüyorum bir sistemdir.

Hedefler bizi bir noktaya odaklar. Ama o noktaya ulaşana kadar ya da ulaşamazsak motivasyonumuzu yönetmemiz gerekir. Sistem ise süreci otomatikleştirir. Her gün karar vermek zorunda kalmazsın; sadece sistemi takip edersin.

James Clear bu ayrımı şöyle özetler: hedefler başarı ile başarısızlık arasındaki farkı belirlemez. Sistemler belirler.

Peki iyi bir sistem nasıl kurulur?

  • Mevcut bir alışkanlığa ekle. Kahvemi yaptıktan sonra 5 dakika günlük yazarım. Yeni alışkanlıklar boşlukta oluşmaz; var olanlara tutunur.
  • Başarısızlık için plan yap. Eğer bir günü atlarsam, ertesi gün çift yapmam, sadece devam ederim. Mükemmeliyetçilik sistemleri öldürür.
  • İzle ama takıntılı olma.Bir takvimde X işaretlemek küçük ama güçlü bir motivasyon aracıdır. Ama bir günü atladığında iki günü atlamak çok daha kolay hissettiriyor dikkat et.
  • Ortamı tasarla. Hangi engeller seni durduruyor? Onları önceden kaldır. Hangi ipuçları seni harekete geçirecek? Onları görünür yap.

Hepsini Bir Araya Getirmek

Değişim karmaşık bir meseledir. Tek bir açıdan bakmak, tabloyu eksik görmektir.

Psikoloji bize kimliğimizin davranışlarımızı yönettiğini söylüyor. Nörobilim, alışkanlıkların neden bu kadar güçlü olduğunu açıklıyor. Sosyoloji, çevrenin bireysel iradeyi nasıl aştığını gösteriyor.

Felsefe, değişme isteğimizin kendisiyle dürüst olmamızı talep ediyor. Pratik bilim ise sistemlerin hedeflerden güçlü olduğunu kanıtlıyor.

Bunları bir arada görmek, değişimi daha az gizemli kılıyor. Ve daha az gizemli olan şeyler, daha az korkutucu hissettiriyor.

Sorulması gereken soru artık Neden değişemiyorum? değil.

Soru şu: Hangi hikâyeyi anlatıyorum kendime? Ve bu hikâyeyi yeniden yazmaya hazır mıyım?

Yazar: Nizamettin Gümüş

Benim için yazmak; büyük dünyaları kurtarma iddiasından çok uzak, sadece geçmişin tecrübesini bugünün sorularıyla birleştirip kağıda dökme gayreti.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.