Toprağı Ekenin Emeği Yok mu?

Türkiye’nin kırsal kesiminden şehirlere akan büyük göç dalgasının üzerinden yarım asır geçti. O dalgayla birlikte milyonlarca insan tarlasını, bahçesini, baba ocağını geride bıraktı. Ama geride yalnızca toprak bırakmadı; çoğu zaman bir kardeş bıraktı.

Türkiye’nin kırsal kesiminden şehirlere akan büyük göç dalgasının üzerinden yarım asır geçti. O dalgayla birlikte milyonlarca insan tarlasını, bahçesini, baba ocağını geride bıraktı. Ama geride yalnızca toprak bırakmadı; çoğu zaman bir kardeş bıraktı.

Köyde kalan o kardeş, ata mirasını sırtlanarak yıllarca hem nöbet tuttu hem de emek harcadı. Şimdi o kardeşin başı belada.

İstanbul’a, Trakya’ya, Ankara’ya giden kardeşler köyden ayrılırken çoğunlukla açık bir söz verilmedi. Söylenmeden kabul edilmiş bir düzendi bu: Sen orada kal, işlemeye devam et, biz de şehirde tutunmaya çalışalım.

Hukuk dilinde buna zımni sözleşme denir. Ne var ki bu zımni sözleşmenin hiçbir yazılı belgesi olmadığı için, onlarca yıl sonra mahkeme salonuna girildiğinde sanki hiç kurulmamış gibi davranılır.

Köyde kalan kardeş çatı aktardı, sulama yaptı, sürüyü otlattı. Giden kardeşler ise o yıllarda zaten o topraklardan kopmaktan kurtulmuş olmalarının rahatlığını yaşadı. İkisi de farklı bir bedel ödedi; ama hukuk yalnızca tapu kütüğündeki isme bakar. Emek, alın teri, kırk yıllık hasat bunların tapu üzerinde hiçbir izi yoktur.

Türk Medeni Kanunu’nun paylı mülkiyete ilişkin hükümleri, ortaklardan birinin talebiyle izale-i şuyu yani paydaşlığın giderilmesi davası açılmasına izin verir. Bu dava sonucunda mahkeme, taşınmazın aynen bölünmesine ya da açık artırmayla satışına hükmeder.

İlk bakışta adil görünen bu mekanizmanın içindeki derin haksızlık şudur: Mahkeme, taşınmaz üzerinde kim ne kadar emek harcadı diye sormaz. Paydaşlıktan çıkmak isteyen, üstelik bir gün bile o toprağı işlememiş olan kişi davayı açar ve tüm ortakları satışa zorlar.

TMK m. 698–699: Paydaşlardan her biri, paylı mülkiyete son verilmesini isteyebilir. Mahkeme bu talepte emek katkısını değerlendirmekle yükümlü değildir.

Önalım hakkı (TMK m. 732): Paydaşın satış ihbarından itibaren üç ay içinde kullanılabilir. Fakat köyde kalan kardeşin bu hakkı kullanacak ekonomik gücü yoksa hükümsüz kalır.

İstanbul’da bir bekçi bugün kırk bin liranın üzerinde maaş alır, SGK’lı çalışır, yıllık izin kullanır. Peki köyde kalan kardeş ne almıştır? Giden kardeşler şehirde ev sahibi oldu, emekli maaşı bağladı, çocuklarını okuttu bunların bir bölümünü o köy topraklarının verdiği güvence hissiyle yaptı.

Köyde baba evi var demek, Türk ailesinde hâlâ bir tür sosyal sigortadır. Ama bu sosyal sigortanın primini ödeyenin kim olduğunu kimse sormadı.

Şimdi aynı kişiler dönüp bu tarla benim, şu bağ benim diyerek mahkeme kapısını aşındırıyor. Hukuk onlara hak veriyor; çünkü tapu gerçekten onların da adına. Ama bu hukuki haklılık, ahlaki bir skandalı örtmüyor. Ortada hem kişisel ilişki düzeyinde hem de hukuki mekanizma düzeyinde çifte bir çöküş var.

Tapu hissesi, emeğin hissesinden çok daha güçlüdür ve bu güç dengesizliği bizzat yasadan kaynaklanmaktadır.

İzale davalarının dramatik sonucu şudur: Ortak bir paydaya ulaşılamadığında taşınmaz açık artırmaya çıkar ve çoğunlukla aile dışına satılır. Parası olan elin adamı kim olursa olsun o tarlayı, o evi, o bağı alır.

Köyle hiçbir bağı olmayan, o toprağa hiçbir zaman emek vermemiş, belki de adını bile duymadığı bir köyün tapusuna sahip olur.

Bu yalnızca bir mülkiyet transferi değildir. Köy dokusunun, ortak belleğin, aile tarihinin tasfiyesidir. Ve bu tasfiyeyi bizzat ailenin kendi içindeki anlaşmazlık başlatmaktadır.

Mahkemeler bu süreci meşrulaştırır; çünkü yasaya aykırı bir şey yoktur. Ama vicdana aykırı olan her şey ortadadır.

Türkiye’nin kırsal bölgelerinde bugün yüzlerce, belki binlerce dosya bu sebeple mahkeme raflarında beklemektedir. Bu davaların önemli bir kısmı kardeş kardeşin cenazesine gitmemesiyle, düğünlerin boykot edilmesiyle, çocukların birbirini tanımamasıyla sonuçlanmaktadır.

Bazıları daha da ileri gidecektir. Tarihte suyun, taşın, tarlanın yol açtığı kanlı kavgalar bu topraklarda yabancı değildir. İzale davaları yeni bir tutuşma noktası üretmektedir.

Bu riski görmek için kriminolog ya da sosyolog olmaya gerek yok. Sadece köylere bakılması, muhtarlarla konuşulması, noterlere sorulması yeterlidir.

Ama siyasetçiler bu konuyu seçim malzemesi olarak işe yarar bulmadığı için gündemde yer almıyor. Gazeteciler görünür bir aktör olmadığı için haberleştiremiyor. İl ve ilçe başkanları oy hesabını bozar diye dokunmuyor.

Çözüm basit değil; ama yol haritası çizilebilir.

Birincisi: İzale davalarında zorunlu arabuluculuk evresi getirilmeli, bu evrede uzman bir arabulucu tarafından tarafların katkı payları değerlendirilmeli.

İkincisi: Taşınmaz üzerinde onlarca yıl emek veren, vergiyi ödeyen, bakımı üstlenen mirasçıya kanuni düzeyde emek katkı payı hakkı tanınmalı ve bu pay izale davalarında mahsup edilmeli.

Üçüncüsü: Aile içi önalım hakkının kullanım süresi uzatılmalı ve ekonomik yetersizlik gerekçesiyle bu hakkı kullanamayacak mirasçılara devlet destekli kredi imkânı tanınmalı.

Dördüncüsü: Bu mesele bir köy sorunu olarak değil, ulusal bir miras hukuku reformu olarak ele alınmalı.

Şehirleşme Türkiye’yi dönüştürdü; ama Türkiye, şehirleşmenin geride bıraktığı hukuki ve insani yaraları henüz sarmadı.

Köyde kalan kardeşin emeği kanun önünde görünmez olduğu sürece bu yaralar kanamaya devam edecektir. Ve bir gün, o yaraların açtığı acı başka bir biçimde karşımıza çıkacaktır.

Bu yazıda yer alan hukuki değerlendirmeler genel bilgilendirme amaçlıdır; bireysel hukuki tavsiye niteliği taşımaz.

Not: Yazının çıkış noktası şuradadır.

Yazar: Nizamettin Gümüş

Benim için yazmak; büyük dünyaları kurtarma iddiasından çok uzak, sadece geçmişin tecrübesini bugünün sorularıyla birleştirip kağıda dökme gayreti.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.