İnsan, başka bir insanı gerçek anlamda anlayabilir mi? Belki kısmen. Belki yalnızca yolların kesiştiği, hayatların bir süreliğine iç içe geçtiği anlarda. Ama o kesişim bile tam bir anlayış sunmaz; yalnızca ortak bir anlam alanına açılan dar bir kapı aralar.
Birbirimizi anlamak için harcadığımız çabanın büyük bölümü, aslında bu kapıyı biraz daha açık tutmaya çalışmaktan ibarettir. Ve bu çabanın arkasında, belki de her şeyin arkasında, merak vardır.
Niyetin doğası gereği gizli olduğunu düşünüyorum. Bir eylemin içinden geldiği yer, yalnızca o eylemi gerçekleştirene aittir. Dışarıdan görülen yalnızca sonuçtur; sebep, çoğu zaman erişilemez kalır.
Üstelik iyi niyetle yapılan, hiçbir zarar vermediğini sandığımız bir eylem bile başkasının hayatında farklı bir anlam kazanabilir. Kimse kendi hikâyesinin tek yazarı değildir; okuyucular da metni şekillendirir.
Bunu en iyi somutlaştıran örneklerden biri, belki de aile ilişkileridir. Bir ebeveyn, çocuğunu zorluğa alıştırmak, potansiyelini açığa çıkarmak için katı davranabilir. Bu tutum, ebeveynin değer dünyasında sevginin ve sorumluluğun bir ifadesidir. Ama aynı tablo, çocuğun gözünden baskı ve soğukluk olarak okunabilir.
İkisi de yanlış değildir; ikisi de farklı pencerelerden bakan iki ayrı insandır. Geçmiş, o pencereleri şekillendirir; ve hiç kimsenin geçmişi bir diğeriyle özdeş değildir. Bu yüzden aynı an, birinin anlatısında fedakârlık, diğerinde ihanet olarak yer bulabilir.
Buradan şu sonuca varıyorum: İyilik niyetle ölçülür, ama hikâyeler geçmişin birikiminden damıtılır. Dolayısıyla kendi hikâyemizde iyi, başkasının hikâyesinde kötü olabiliriz. Tersine de. Bu, ahlâki bir çöküş değil; insani bir gerçekliktir.
Ben iyiyim iddiasının ise kendi içinde bir çelişki taşıdığını düşünüyorum. İnsan yanılmaya açık, bakışı kaçınılmaz biçimde geçmişinin rengiyle boyanmış bir varlıktır. Kendini mutlak anlamda iyi gören, çoğunlukla fark etmeden başkasının hikâyesinde olumsuz bir figüre dönüşmeye başlamıştır.
Sürekli iyiliğini dile getiren ise kibrin eşiğini sessizce aşmıştır. Belki iyiliğin en temel özelliği, iddia edilmekten değil yaşanmaktan geçmesidir.
Bir de iyi görünme isteği vardır; bu, iyilik maskesi taşıyan ama özünde bambaşka bir şeye dönüşen bir haldir.
Ahlâk, bir imaja indirgendiğinde; niyet yerini hesaba, samimiyet yerini onaya bıraktığında, geriye yalnızca bir temsil kalır. Ve o temsil ne kadar titizlenirse titizlensin, insanın başkasının anlatısını denetleme gücü yoktur.
Kimi hikâyelerde iyi, kimi hikâyelerde kötü olarak anılmak, bu çabanın ötesinde şekillenir.
Bütün bunları düşündükçe, şu fikir belirginleşiyor: İyi olabilmenin ilk koşulu, iyi görünmek kaygısından vazgeçmektir. Ve belki ondan da önemlisi, başkasının hikâyesi üzerinde hiçbir denetimimizin olmadığını içtenlikle kabul etmektir.
Zira insan yalnızca kendi niyetinden sorumludur. Anlatılar ise onun elinin çok ötesinde, başka yaşamların içinde biçimlenir. Bu idrak, iyiliği bir performanstan arındırır. Geriye yalnızca eylem kalır; sessiz, saf ve sahici.




