Aziz Sancar, Nobel ödülünü aldıktan sonra bir röportajda şöyle dedi: Ben hiçbir zaman ödül için çalışmadım. Merak ettiğim için çalıştım.
Onlarca yıl boyunca küçük bir laboratuvarda, büyük bütçeli rakiplerine kıyasla neredeyse görünmez bir şekilde çalıştı. Pek çok kez görmezden gelindi. Fonlar kesildi. Ama o devam etti.
Çünkü referans noktası başkalarının onayı değildi. Kendi merakı, kendi sesi, kendi yoluydu.
Bu makalede tam da bunu konuşacağız: Neden başkalarının onayına bu kadar muhtaç hissediyoruz? Ve bu döngüden nasıl çıkabiliriz?
Onay Arama: İnsanlığın En Eski Refleksi
Onay aramak aslında evrimsel bir mekanizma. Binlerce yıl önce, atalarımız için gruptan dışlanmak gerçek anlamda ölüm tehlikesi anlamına geliyordu. Bu yüzden beyin, başkalarının bizi nasıl gördüğüne karşı son derece duyarlı bir yapıya kavuştu.
Biri seni övdüğünde beyin dopamin salgılıyor iyi hissettiren bir kimyasal. Eleştirildiğinde ya da reddedildiğinde ise stres hormonu olan kortizol devreye giriyor. Bu tepkiler çoğu zaman farkında olmadan gerçekleşiyor.
Sorun şu: modern dünya bu mekanizmayı aşırı yükledi. Sosyal medya beğenileri, iş yerinde takdir beklentisi, ilişkilerde sürekli onay arayışı bunların hepsi aynı sistemi durmadan tetikliyor. Ve sürekli tetiklenen bu sistem, zamanla bir bağımlılık gibi çalışmaya başlıyor.
Sonuç: Başkalarının bakışına göre şekillenen, kendi sesini kaybeden bir hayat.
Onay Bağımlılığının Görünmeyen Bedeli
Onay aramak masum görünür. Hatta zaman zaman erdem gibi bile görünebilir: Alçakgönüllüyüm, başkalarının fikirlerine önem veriyorum diyerek kendini gösterebilir.
Ama bu alışkanlığın ciddi bedelleri var.
Karar verememe hali. Onay arayan insan, başkalarını memnun etmeye çalışırken kendisi için doğru olanı seçemez. Hangi iş, hangi ilişki, hangi yol her şey başkalarının beklentisine göre filtrelenir.
İçten gelen yorgunluk ve öfke. Sürekli başkalarını memnun etmeye çalışmak zamanla insanı tüketiyor. Ve bu yorgunluk bir noktada gizli bir öfkeye dönüşüyor. Kendine değil, memnun etmeye çalıştıklarına yönelik bir öfke.
Kendini kaybetmek. En tehlikeli sonuç bu. Yıllarca başkalarının istediği kişiyi oynamak, sonunda kimin olduğunu unutturmaya başlıyor. Aynaya baktığında tanıdık ama yabancı bir yüz görüyorsun.
Sıradanlığa mahkum olmak. En iyi fikirler, en cesur kararlar bunlar başkalarının onayını beklemeden atılan adımlardan çıkıyor. Onay bekleyen yaratıcılık hep ortalamada kalıyor.
Öz Güven ile Kibir Arasındaki Fark
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Öz güven kibir değil.
Kibirli insan başkalarından üstün olduğunu düşünür. Eleştiriyi reddeder. Öğrenmeye kapalıdır.
Öz güveni yüksek insan ise farklı. Başkalarının görüşünü dinler ama onlara bağımlı değildir. Eleştiriyi değerlendirir ama eleştiri onu yıkmaz. Hata yapar ama hata onun kim olduğunu belirlemez.
Psikolog Kristin Neff’in araştırmaları bu ayrımı çok net ortaya koyuyor. Gerçek öz güven, kendini mükemmel görmekten değil, eksiklikleriyle birlikte kendini kabul etmekten geliyor. Buna öz şefkat diyor: kendinle, iyi bir arkadaşınla konuşur gibi konuşmak.

Neden Kendimize Güvenmek Bu Kadar Zor?
Çocukken öğrendiklerimiz. Pek çoğumuz iyi çocuk olmayı, uysal olmayı, büyüklerin beklentilerini karşılamayı çok erken yaşta öğrendik. Bu öğrendiklerimiz yetişkinlikte de devam ediyor. Onaylanmak için uyum sağlamalıyım inancı, farkında olmadan içimize yerleşiyor.
Eğitim sisteminin yapısı. Türk eğitim sistemi aslında dünyanın büyük çoğunluğunun sistemi de doğru cevabı bulmayı ödüllendiriyor. Farklı düşünmeyi, soru sormayı, belirsizliği kucaklamayı değil. Bu yapı, dışarıdan onay bekleyen bireyler yetiştirme eğiliminde.
Sosyal medyanın etkisi. Beğeni sayısı görünür olduğunda sosyal onay somut ve ölçülebilir hale geliyor. Ölçülebilir olan şeyler ise optimize edilmeye başlanıyor. Bir süre sonra kendini değil, beğenilecek halini sergiliyorsun.
Sürekli karşılaştırma. Roosevelt’in bir sözü var: Karşılaştırma sevincin hırsızıdır. Sürekli başkalarıyla kıyaslanmak ya da kendini başkalarıyla kıyaslamak, öz güveni içten içe eritiyor.
Cemil Meriç: Kendi Sesiyle Var Olmak
Cemil Meriç yıllarca yanlış anlaşıldı. Hem soldan hem sağdan eleştiri aldı. Kimse onu tam olarak bir kategoriye koyamıyordu.
Ama o yazmaya devam etti. Çünkü onun pusulanın iğnesi başkalarına değil, içine dönüktü.
Ben kimseye benzememek için doğdum derken aslında şunu söylüyordu: Değerim başkalarının onayından gelmiyor. Ben varım. Ve var olduğum gibi varım.
Bu cümleyi kurabilmek için belki bir ömür gerekiyor. Ama kurulduğunda içeriden büyük bir özgürleşme geliyor.
Onay Bitmeyen Bir Kuyu
Onay aramak bitmez. Ne kadar alırsan al yetmez. Çünkü dışarıdan gelen onay, içerideki boşluğu dolduramaz.
Aziz Sancar bunu anlamıştı. Cemil Meriç bunu yaşamıştı.
Ve sen de belki küçük adımlarla, belki yavaş yavaş bunu öğrenebilirsin.
Kendine güvenmek büyük bir ilan gerektirmiyor. Küçük bir iç kararla başlıyor: Bugün, sadece bir kararımda, başkasının sesini değil kendi sesimi dinleyeceğim.
O ses zamanla güçlenir. Yeter ki dinlemeyi bırakma.










